15 Şubat 2009 Pazar

Child Play


as a child I played in the gaps between the buildings, ruins of buildings, fallow land, abandoned industrial areas, gravel pits and sand mines. Form through misplanning, they were our empire, the empire of children. Ours was dirty, unused place, with snakes lizards, insects of every category and wild vegetation.

Children instinctively understand the language of natural vegetation. they can read it, if only they are allowed to climb the fence and play undisturbed. But the city gardeners arrive -the eliminations of mystery, the killers if empty spaces, they mow, pave and plant in zones where children and teenagers once played.

they paved the paths people may walk upon and prohibit walking on the grass. the grass is always framed with perfectly composed borders and the flowers are always placed in identical pots of cement. naturalness is understood as the annihilation of spontaneity through perfect gardening.

30 Kasım 2008 Pazar

production of "false images" is a requirement of capitalism

dün Aysel ve Osman'la, 3 Maymun öncesi, Stuttgart'ın nişantaşı muadili sokaklarını arşınlarken, devasa bir louis vuitton mağazası gördük. tabi ki vitrinin en kıdemli teşhir objesi louis vuitton çanta yine yerini almıştı. bu çantalarla yanımdan geçen ağır parfüm kokulu kadınları gördüğümde, hep düşünüyorum, bu kadar çirkin birşey nasıl statü göstergesi olabilir diye. iğrenç bir tasarımı var bence o çantaların, kullanılan desenle, renkleriyle, aslında sadece bir çöp poşeti olmaya layık. benden önce başka birinin aklına gelmiş tabi.

flohmarkt


tramvay hadisesinden sonra
kendime bir bisiklet almaya karar verdim
ve 8 kasımda stephanplatz'daki flohmarkttaydım

bit pazarlarını gezmenin en büyük zevki sanırım,
insanların kişisel tarihlerinden parçalara tanık olmak.
bir zamanlar belki severek kullanılmış eşyalarını görmek

onlara artık ihtiyaçları olmadığı anlamak
ve bu küçük kişisel tarih parçalarının el değiştirişi
artık başka bir tarihin içine girişi...
bit pazarları garip bir hissiyat yaratıyor üzerimde.

8 kasımda bu küçük bit pazarını gezerken
eternal sunshine'daki bit pazarı sahnesini hatırladım
ve o sahnenin film için ne kadar önemli olduğunu tam da bu küçük meydanda farkettim
filmde de artık istenilmeyen, kurtulunmak istenen bir kişisel tarih vardı aslında.

bit pazarları üstüne daha çok şey yazabilirim,
ama yazacağım hiçbir şeyin Susan Sontag'ın Volcano Lover adlı kitabının
prologue kısmında okuduğum şu pasajdan daha iyi olamayacağını bildiğim için
bu konunun hakkını kendisine teslim ediyorum:


It is the entrance to a flea market. No charge. Admittance free. Sloppy crowds. Vulpine, larking. Why enter? What do you expect to see? I'm seeing. I'm checking what's in the world. What's left. What's discarded. What's no longer cherished. What had to be sacrificed. What someone thought might interest someone else. But it's rubbish. If there, here, it's already been sifted through. But there may be something valuable, there. Not valuable, exactly. But something I would want. Want to rescue. Something that speaks to me. To my longings. Speaks to, speaks of. Ah...

Why enter? Have you that much spare time? You'll look. You'll stray. You'll lose track of the time. You think you have enough time. It always takes more time than you think. Then you'll be late. You'll be annoyed with yourself. You'll want to stay. You'll be tempted. You'll be repelled. The things are grimy. Some are broken. Badly patched or not at all. They will tell me of passions, fancies ı don't need to know about. Need, Ah, no. none of this do I need. Some I will caress with my eye. Some I must pick up, fondle. While being watched, expertly, by their seller. I'm not a thief. Most likely, I'm not a buyer.

Why enter? Only to play. A game of recognitions. To know what, and to know how much it was, how much it ought to me, how much it will be. But perhaps not to bid haggle, not to acquire. Just to look. Just to wander. I'm feeling lighthearted. I don't have anything in mind.

Why enter? There are many places like this one. A field, a square, a hooded steer, an armory, a parking lot, a pier. This could be anywhere, though it happens to be here. It will be full of everywhere. But I would be entering it here. In my jeans and silk blouse and tennis shoes: Manhattan, spring of 1992. A degraded experience of pure possibility. This one with his postcards of movie stars, that one with her tray of Navajo rings, this one with the rack of World War II bomber jackets, that one with the knives. His model cars, her cut-glass dishes, his rattan chairs, her top hats, his roman coins, and there... a gem, a treasure. It could happen, I could see it, I might want it. I might buy it as a gift, yes, for someone else. At the least, I would have learned that it existed, and turned up here.

Why enter? Is there already enough? I could find out it's out here. Whatever it is, often i'm not sure, I could put it back down on the table. Desire leads me. I tell myself what I want to hear. Yes, there's enough.

I go in.





the tram trauma


yazmayalı çok oluyor.
basit bir tramvay hadisesini
uzun bir travmaya dönüştürebildiğim için olsa gerek.

aslında benim travmamım
fotoğrafta görülen kazayla bir alakası yok
o sadece bir tesadüftü.
ve aslında benim tramvay travmamım
yetki budalası bir bilet kontrolörünün
biletimi kabul etmeyip bana kaba davranmasından kaynaklandığını söylemesem
bir kaza geçirdiğimi düşünebilirdin değil mi
sevgili blog okuyucusu?



şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz....

28 Ekim 2008 Salı

kocalar ve așıklar


"Büyük yazarlar ya koca olurlar ya da așık. Bazı yazarlarda bir kocanın sağlam erdemleri bulunur: güvenilirlik, anlașılırlık, cömertlik ve dürüstlük. Bașka yazarlar vardır ki, insan onlarda bir așığın özelliklerini, iyi ahlaktan çok, renkli bir mizacın niteliklerini severler. Herkesin diline düșmüștür: Kadınlar heyecana, yoğun duygular yașamaya karșılık olarak, bir kocada hiçbir zaman katlanamayacakları –içe kapanıklık, bencillik, guvenilmezlik, kabalık- gibi nitelikleri bir așıkta hoșgörürler. Aynı șekilde okurlar da, anlașılmazlık, saplantı, acılı gerçekler, yalanlar ve kötü dilbilgisine katlanırlar- eğer buna karșılık yazar onlara az rastlanır coșkular ve tehlikeli duygular yașatıyorsa. Sonra, yașamda oldugu gibi sanatta da bunların her ikisi birden, hem kocalar hem așıklar gereklidir. Insan bunlar arasında bir seçme yapmaya zorlanırsa yazık olur. "

Susan Sontag'in "burada Albert Camus'den, çagdaș yazının ideal kocasından söz ediyorum" diye devam ettigi makalesinin giriși. Bense ilk parağrafi okuduğumda Camus'yu sadece huysuz ve serseri bir așık olarak hayal etmistim. Belki de yazınından cok kafamda yer etmiș bu fotografi ve onu Yabancı'nın kahramanı Mersault ile özdeșleștirmem yüzünden.

21 Ekim 2008 Salı

zebralı zürafa





Evimin yakınlarındaki gazete ve loto-totto bayisinin vitrininden bir kare. bu dükkanın yanından her geçtiğimde zebra fonu önüne konulmuş zürafaların yarattığı çağrışıma bayılıyorum...

Kendine ait bir kır



Karlsruhe'nin pazarlarını seviyorum; geldiğimden beri güneşsiz bir pazar bile olmadı. Almanya'nın en güneşli iki kentinden birinde olmak büyük şans. Yine de Haftasonu Rheinstetten iyice sakinleşiyor çünkü çoğu yaşlılardan oluşan nüfus Baden-Baden'deki kaplıcalara ve piknik yerlerine gidiyor. Orada haftasonu da marketler açıkmış. Böyle olunca da iyice sessizleşiyor ortalık; hayalet bir kent gibi değil de huzurlu bir kent gibi.

Ben de bu pazar evimin 50 metre ilerisindeki kıra gidip nevalemi açtım. Minicik örümcekler okuduğum kitabın üstünde gezerken değişik kelimeler, başka anlamlar çıkıyordu ortaya. Çekirgelerin sadece kanatlarını titreterek uzaktaki başka bir çekirgeye gönderdiği titreşimli mesajlar sessizlikte inanılmaz büyüyordu. Sanırım Karlsruhe'deki pazarlarım Nurdan Gürbilek'in "Ev Ödevi"nde anlattığı, o pazartesi öncesi kasvetini yansıtan, küçüklüğümüzün pazarlarına hiç benzemiyor. Banyo yapmak, okul kıyafetlerini hazırlamak, haftaiçi pek de görmediğin babanın tüm erki ve erkekliğiyle evde oturup bulmaca çözmesi, tüm anlamsız ve gerekisizliğiyle yine de açık televizyondan yükselen kimsenin birbirini dinlemediği bir tartışma programı...
Her Pazar kırlara çıkmak gerek.