30 Kasım 2008 Pazar
production of "false images" is a requirement of capitalism
flohmarkt
kendime bir bisiklet almaya karar verdim
ve 8 kasımda stephanplatz'daki flohmarkttaydım
bit pazarlarını gezmenin en büyük zevki sanırım,
insanların kişisel tarihlerinden parçalara tanık olmak.
bir zamanlar belki severek kullanılmış eşyalarını görmek
onlara artık ihtiyaçları olmadığı anlamak
ve bu küçük kişisel tarih parçalarının el değiştirişi
artık başka bir tarihin içine girişi...
bit pazarları garip bir hissiyat yaratıyor üzerimde.
8 kasımda bu küçük bit pazarını gezerken
eternal sunshine'daki bit pazarı sahnesini hatırladım
ve o sahnenin film için ne kadar önemli olduğunu tam da bu küçük meydanda farkettim
filmde de artık istenilmeyen, kurtulunmak istenen bir kişisel tarih vardı aslında.
bit pazarları üstüne daha çok şey yazabilirim,
ama yazacağım hiçbir şeyin Susan Sontag'ın Volcano Lover adlı kitabının
prologue kısmında okuduğum şu pasajdan daha iyi olamayacağını bildiğim için
bu konunun hakkını kendisine teslim ediyorum:
Why enter? Have you that much spare time? You'll look. You'll stray. You'll lose track of the time. You think you have enough time. It always takes more time than you think. Then you'll be late. You'll be annoyed with yourself. You'll want to stay. You'll be tempted. You'll be repelled. The things are grimy. Some are broken. Badly patched or not at all. They will tell me of passions, fancies ı don't need to know about. Need, Ah, no. none of this do I need. Some I will caress with my eye. Some I must pick up, fondle. While being watched, expertly, by their seller. I'm not a thief. Most likely, I'm not a buyer.
Why enter? Only to play. A game of recognitions. To know what, and to know how much it was, how much it ought to me, how much it will be. But perhaps not to bid haggle, not to acquire. Just to look. Just to wander. I'm feeling lighthearted. I don't have anything in mind.
Why enter? There are many places like this one. A field, a square, a hooded steer, an armory, a parking lot, a pier. This could be anywhere, though it happens to be here. It will be full of everywhere. But I would be entering it here. In my jeans and silk blouse and tennis shoes: Manhattan, spring of 1992. A degraded experience of pure possibility. This one with his postcards of movie stars, that one with her tray of Navajo rings, this one with the rack of World War II bomber jackets, that one with the knives. His model cars, her cut-glass dishes, his rattan chairs, her top hats, his roman coins, and there... a gem, a treasure. It could happen, I could see it, I might want it. I might buy it as a gift, yes, for someone else. At the least, I would have learned that it existed, and turned up here.
Why enter? Is there already enough? I could find out it's out here. Whatever it is, often i'm not sure, I could put it back down on the table. Desire leads me. I tell myself what I want to hear. Yes, there's enough.
I go in.
the tram trauma

yazmayalı çok oluyor.
basit bir tramvay hadisesini
uzun bir travmaya dönüştürebildiğim için olsa gerek.
aslında benim travmamım
fotoğrafta görülen kazayla bir alakası yok
o sadece bir tesadüftü.
ve aslında benim tramvay travmamım
yetki budalası bir bilet kontrolörünün
biletimi kabul etmeyip bana kaba davranmasından kaynaklandığını söylemesem
bir kaza geçirdiğimi düşünebilirdin değil mi
sevgili blog okuyucusu?
şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz....
28 Ekim 2008 Salı
kocalar ve așıklar
Susan Sontag'in "burada Albert Camus'den, çagdaș yazının ideal kocasından söz ediyorum" diye devam ettigi makalesinin giriși. Bense ilk parağrafi okuduğumda Camus'yu sadece huysuz ve serseri bir așık olarak hayal etmistim. Belki de yazınından cok kafamda yer etmiș bu fotografi ve onu Yabancı'nın kahramanı Mersault ile özdeșleștirmem yüzünden.
21 Ekim 2008 Salı
zebralı zürafa
Kendine ait bir kır
Ben de bu pazar evimin 50 metre ilerisindeki kıra gidip nevalemi açtım. Minicik örümcekler okuduğum kitabın üstünde gezerken değişik kelimeler, başka anlamlar çıkıyordu ortaya. Çekirgelerin sadece kanatlarını titreterek uzaktaki başka bir çekirgeye gönderdiği titreşimli mesajlar sessizlikte inanılmaz büyüyordu. Sanırım Karlsruhe'deki pazarlarım Nurdan Gürbilek'in "Ev Ödevi"nde anlattığı, o pazartesi öncesi kasvetini yansıtan, küçüklüğümüzün pazarlarına hiç benzemiyor. Banyo yapmak, okul kıyafetlerini hazırlamak, haftaiçi pek de görmediğin babanın tüm erki ve erkekliğiyle evde oturup bulmaca çözmesi, tüm anlamsız ve gerekisizliğiyle yine de açık televizyondan yükselen kimsenin birbirini dinlemediği bir tartışma programı...
Her Pazar kırlara çıkmak gerek.
19 Ekim 2008 Pazar
frankfurter buch messe
Nihayet kendimizi Türkiye'den yayın evlerinin olduğu 5. salona atabildiğimizde yayın evlerinin çoğunun satış yapmadığını öğrendik. Ama yasak meyve standında biraz kendimi acındırdığım için kendime bir Nilay Özer kitabı hediy
Sonuçta bütün bir gün kalmama rağmen İngiltere'den ve abd'den yayıncıların geldiği ve güvenlik kontrolunden geçirdikten sonra ziyaretçileri kabul eden tek salon olan 8 numaralı salona uğrayamadım bile. aslında halka ayrılan iki günün bile bu devasa fuar için yetersiz olduğunu düşünerek alandan ayrılıp, Frankfurt merkeze gittik. biraz dolandıktan sonra kendimizi bir çin restorantına attık. garson kadının şaşkın bakışları ve "bu kadar şey yiyecek misin" sorusunu haklı çıkaracak şekilde bir sürü şey ısmarladık, ilk defa ördek yedim mesela, yerken çocukluğumda en sevdiğim çizgi film karakterlerinden biri olan dark wing duck'ı düşünüp vicdan azabı çekmekten kendimi alamadım, zaten tadı da bu vicdan azabını unutturacak kadar iyi değildi. Yine de yer fıstığı hamuru kaplamalı karides mantısıyla çin birası gerçekten iyiydi, ardından da yasemin çayı tabi ki. Yemekten sonra arabaya atlayıp, ilk tanışmamızda konuşmaya başladığımız ve elimizde olmadan bir sürü örnek aklımıza geldiği için bazı türklerin akıl almaz muhafazakarlığı konusunda konuşmaya devam ederek, Frankfurt'tan Karlsruhe'ye geldik. İnanılmaz yorucu ama bir o kadar da eğlenceli bir gündü.
16 Ekim 2008 Perşembe
hangisi daha Oryantal? Türk Edebiyatının kendisi mi , Avrupa'nın Türk Edebiyatına bakışı mı?
Karlsruhe'nin en büyük kitapçısı olan Thalia'nin Türk Edebiyatı bölümündeki yerleştirme
Frankfurt Kitap Fuarındaki Türkiye'nin onur konukluğu şerefine mi yapmışlar bilinmez
ama
bütün o işlemeli minderler
çay bardakları
tef
buram buram oryantalizm kokuyor...
bir de masanın üstünde dans eden bir rakkase olsaymış
resim tamamlanırmış...
ne kadar bu indirgemeci yaklaşım bana komik görünse de, yaratılmaya çalışılan biraz da bu diye düşünüyorum. Acaba Elif Şafak'ın bu bakışa bir itirazı var mı, yoksa zaten asıl görmek istediği bu mu?
GÖZ üzerine
düşünmekten kendimi alamıyorum neden
batı kültüründe herşey görmek üzerine
başka duyumuz yokmuş gibi,
neden en çok gördüklerimize güveniyoruz
gelecekle ilgili tahminlerimiz görmekten türüyor
vision, envision,
ya da vizyon sahibi olmak diye bir şey neden var
neden hala
sinemada
izlediğimiz sahnenin kokusunu da alacağımız
bir sistem icat edilmedi?
13 Ekim 2008 Pazartesi
Karlsruhe'de bir Kedi
stuttgart'dan karlsruhe'ye
tren yeşil yerlerden geçiyordu
küçük evlerin kenarından
karlsruhe hauptbahnhof
tabelasını gördüğümde
tom waits'den crossroads
çalıyordu
hauptbahnhof bana hep
erje ayden'i hatırlatırdı
bir de crossraods'u
karlsruhe'deki ilk günüm için
daha iyi bir tesadüf olamazdı

